İktisadi yaşamda eyleyerek, yalnızca biri karşılanabilecek iki gereksinimin tatmini arasında seçim yapan herkes değer yargıları koyar. Değer yargıları öncelikle ve doğrudan yalnızca gereksinim tatminini kavrar; oradan birinci derece mallara, ardından daha yüksek mal derecelerindeki mallara doğru geri gider. Duyularına hâkim olan insan, kural olarak, birinci derece malları hiç güçlük çekmeden değerlendirebilecek durumdadır. Basit koşullar altında, daha yüksek dereceli malların kendisi için taşıdığı önem konusunda da zahmetsizce bir yargıya varabilir. Ama durum biraz daha karmaşıklaştığında ve ilişkilerin görülmesi güçleştiğinde, üretim araçlarının değerlendirilmesini doğru biçimde –elbette yalnızca değerlendiren öznenin anlamında, nesnel ya da herhangi bir biçimde genel-geçer bir anlamda değil– gerçekleştirebilmek için daha ince düşünceler yürütülmesi gerekir. Yalıtılmış olarak iktisat yapan çiftçi için, hayvancılığı genişletmek ile av faaliyetini yaymak arasında bir karar vermek belki güç değildir. Burada izlenecek üretim yolları henüz görece kısadır ve gerektirdikleri harcama ile vaat ettikleri ürün kolayca gözden geçirilebilir. Ne var ki, örneğin bir akarsuyu elektrik gücü üretmek için yararlanılır kılmak ile kömür madenciliğini yaymak ve kömürdeki enerjinin daha iyi kullanılması için tesisler kurmak arasında bir seçim yapılması gerektiğinde durum tümüyle farklıdır. Burada dolaylı üretim adımları pek çoktur ve her biri o kadar uzundur, başlatılacak girişimlerin başarısının koşulları o kadar çeşitlidir ki, hiçbir biçimde yalnızca belirsiz tahminlerle yetinilemez ve yapılacak işin iktisadiliği konusunda bir yargıya varabilmek için daha kesin hesaplara gereksinim duyulur.
Hesap ancak birimlerle yapılabilir. Ama malların öznel kullanım değerinin bir birimi olamaz. Marjinal fayda bir değer birimi oluşturmaz; çünkü bilindiği gibi, belirli bir stoktan iki birimin değeri, b i r birimin değerinin iki katı değildir, bilakis zorunlu olarak daha büyük olmalıdır. Değer yargısı ölçmez, kademelendirir, derecelendirir². Bu nedenle mübadelesiz bir ekonominin yalıtılmış iktisatçısı da, değer yargısının dolaysızca apaçık belirmediği yerde bir karar vermesi gerektiğinde ve yargısını yalnızca az çok kesin bir hesap üzerine kurmak zorunda olduğunda, yalnızca öznel kullanım değeriyle iş göremez; üzerinde hesap yapabileceği, mallar arasında ikame ilişkileri kurması gerekir. Bunu yaparken kural olarak her şeyi tek bir birime indirgemeyi başaramayacaktır; ama hesaba katılacak bütün ögeleri, dolaysız apaçık bir değer yargısıyla kavranabilen iktisadi mallara, yani birinci derece mallara ve emek zahmetine indirgemeyi yalnızca başarabildiği anda, hesabı için bununla yetinebilecektir. Bunun ancak oldukça basit koşullarda olanaklı olduğu pekâlâ anlaşılır. Daha karmaşık ve daha uzun üretim süreçleri için bu hiçbir biçimde yeterli olmazdı.
Mübadele ekonomisinde malların nesnel mübadele değeri, iktisadi hesaplamanın birimi olarak ortaya çıkar. Bu, üç katlı bir üstünlük sağlar. Birincisi, hesabın mübadeleye katılan bütün iktisatçıların değerlendirmesi üzerine kurulmasını olanaklı kılar. Tek kişinin öznel kullanım değeri, salt bireysel bir görüngü olarak, başka insanların öznel kullanım değeriyle dolaysızca karşılaştırılamaz. Ancak mübadele değerinde karşılaştırılabilir hâle gelir; bu değer ise mübadeleye katılan bütün iktisatçıların öznel değer takdirlerinin etkileşiminden doğar. İkincisi, mübadele değerine göre yapılan hesap, malların amaca uygun kullanımı üzerinde bir denetim sağlar. Karmaşık bir üretim sürecini hesaplamak isteyen, başkalarından daha iktisadi çalışıp çalışmadığını hemen fark eder; piyasada hüküm süren mübadele ilişkileri göz önünde tutulduğunda üretimi kârlı biçimde gerçekleştiremiyorsa, bu, söz konusu daha yüksek dereceli malları başkalarının daha iyi değerlendirmeyi bildiğine bir işarettir. Üçüncüsü ve son olarak, mübadele değerine göre yapılan hesap, değerlerin tek bir birime indirgenmesini olanaklı kılar. Bunun için, mallar piyasanın mübadele ilişkisine göre birbirleriyle ikame edilebilir olduğundan, herhangi bir mal seçilebilir. Para ekonomisinde bunun için para seçilir.
Para hesabının sınırları vardır. Para, ne değerin ne de fiyatın bir ölçeğidir. Değer parayla ölçülmez. Fiyatlar da parayla ölçülmez, parada var olurlar. Para, iktisadi bir mal olarak, standard of deferred payments olarak kullanımında naif biçimde varsayılageldiği gibi »değer açısından istikrarlı« değildir. Mallar ile para arasında var olan mübadele ilişkisi, yalnızca öteki iktisadi mallar yönünden değil, paranın kendisi yönünden de kaynaklanan, sürekli ama kural olarak çok şiddetli olmayan dalgalanmalara tabidir. Bu, doğrusu, en az değer hesabını rahatsız eder; çünkü değer hesabı, öteki iktisadi koşulların hiç durmayan değişimleri göz önünde tutulduğunda, ancak kısa zaman aralıklarını göz önüne almaya alışkındır – ki bu aralıklarda hiç değilse »iyi« para, kendi yönünden mübadele ilişkilerinin yalnızca küçük dalgalanmalarına tabi olmaya kural olarak alışkındır. Değerin para hesabının yetersizliği, ana bölümüyle, genel olarak yaygın kullanılan bir mübadele aracında, parada hesap yapılmasından değil, bilakis hesaba temel olarak öznel kullanım değerinin değil de mübadele değerinin alınmasından kaynaklanır. Böylece, mübadele dışında kalan bütün o değer belirleyici ögeler hesaba giremez. Bir su gücünün geliştirilmesinin kârlılığını hesaplayan kimse, tesisten zarar görecek olan şelalenin güzelliğini bu hesaba koyamaz; meğerki, örneğin turizmin gerilemesini ve mübadelede mübadele değeri olan benzeri şeyleri göz önünde bulundursun. Oysa burada, yapının gerçekleştirilip gerçekleştirilmeyeceği sorusunda birlikte değerlendirmeye alınan bir durum söz konusudur. Bu ögeler »iktisat-dışı« olarak adlandırılmaya alışılmıştır. Bu doğru olabilir. Terminolojiler üzerine tartışılmamalı. Ama bunları da göz önünde bulundurmaya götüren değerlendirmeleri akıldışı diye nitelendirmek caiz değildir. Bir yörenin ya da bir yapının güzelliği, insanların sağlığı, mutluluğu ve hoşnutluğu, tek tek bireylerin ya da bütün halkların onuru, insanlar tarafından anlamlı olarak tanındıklarında, mübadelede ikame edilebilir görünmeseler ve dolayısıyla hiçbir mübadele ilişkisine girmeseler bile, tıpkı gerçek anlamda iktisadi olanlar kadar akılcı eylemin güdüleridir. Para hesabının bunları kavrayamaması onun özünde yatar, ama para hesabının iktisadi yapıp etmelerimiz açısından taşıdığı önemi azaltamaz. Çünkü bütün o tinsel mallar birinci derece mallardır, değer yargımız tarafından dolaysızca kavranabilirler ve bu nedenle, para hesabının dışında kalmak zorunda olsalar bile, onları göz önünde bulundurmak hiçbir güçlük çıkarmaz. Para hesabının onları göz önünde bulundurmaması, yaşamda onlara dikkat etmeyi güçleştirmez, bilakis kolaylaştırır. Güzelliğin, sağlığın, onurun, gururun bize tam olarak neye mal olduğunu kesin biçimde bilirsek, onları buna uygun biçimde göz önünde bulundurmamızı hiçbir şey engelleyemez. İnce duygulu bir gönle, tinsel malları maddi mallara karşı tartmak zorunda kalmak belki acı verici görünebilir. Ama bunun suçlusu para hesabı değildir, bu, işlerin özünde yatar. Değer ve para hesabı olmaksızın dolaysızca değer yargılarının konulduğu yerde de, maddi ile tinsel tatmin arasındaki seçimden kaçınılamaz. Yalıtılmış iktisatçı da, sosyalist toplum da »tinsel« ile »maddi« mallar arasında seçim yapmak zorundadır. Soylu mizaçlar, onur ile örneğin besin arasında seçim yapmak durumunda kaldıklarında bunu asla acı verici bulmazlar. Böyle durumlarda nasıl davranmaları gerektiğini bilirler. Onur yenmese de, onur uğruna yemekten vazgeçilebilir. Yalnızca, tinsel üstünlükler uğruna maddi hazlardan vazgeçmeye karar veremeyecekleri için böyle bir seçimin ıstırabından kurtulmak isteyenler, seçimin kendisinde daha şimdiden gerçek değerlerin bir zedelenişini görürler.
Para hesabının yalnızca iktisadi yönetimde anlamı vardır. Burada para hesabı, iktisadi mallar üzerindeki tasarrufu iktisadilik kurallarına uyarlamak amacıyla kullanılır. İktisadi mallar buna ancak para karşılığında değiştirilen miktarlarda girerler. Para hesabının uygulama alanının her genişletilmesi yanlış kavrayışlara yol açar. Para hesabı, iktisadi ilişkilerin gelişimi üzerine yapılan tarihsel incelemelerde mal dünyasının ölçütü olarak kullanılmaya çalışıldığında başarısız olur; onun yardımıyla ulusal servet ve ulusal gelir tahmin edilmeye çalışıldığında, mübadele dışında duran malların değeri onunla hesaplanmak istendiğinde, örneğin göç ya da savaşlar yoluyla uğranılan insan kayıpları para cinsinden hesaplanmaya çalışıldığında başarısız olur³. Bunlar, kimi zaman çok kavrayışlı iktisatçılar tarafından yapılsalar da, dilettantça oyunlardır.
Ne var ki, iktisadi yaşamda asla aşmadığı bu sınırlar içinde para hesabı, iktisadi hesaptan istememiz gereken her şeyi yerine getirir. Bize iktisadi olanakların ezici bolluğu içinde bir yol gösterici verir. İçimizde dolaysız apaçıklıkla yalnızca tüketime hazır mallara ve olsa olsa en alt mal derecelerinin üretim mallarına bağlanan değer yargısını, bütün yüksek dereceden mallara genişletmemize olanak tanır. Değeri hesaplanabilir kılar, böylece bize ancak yüksek dereceden mallarla yapılan her türlü iktisadi faaliyetin temellerini sağlar. Para hesabına sahip olmasaydık, geniş kapsamlı süreçlerle yapılan her türlü üretim, bütün uzun kapitalist dolaylı üretim yolları karanlıkta el yordamıyla yapılan bir arayış olurdu.
Para cinsinden değer hesabını olanaklı kılan iki koşul vardır. Öncelikle yalnızca birinci dereceden mallar değil, onun tarafından kavranacakları ölçüde yüksek dereceden mallar da mübadele içinde bulunmalıdır. Mübadele içinde bulunmasalardı, mübadele oranlarının oluşumu gerçekleşmezdi. Doğrudur, yalıtılmış iktisat öznesinin, kendi evinin içinde üretim yoluyla emek ve unu ekmeğe dönüştürmek istediğinde yapması gereken değerlendirmeler de, piyasada ekmeği giysiye dönüştürmek istediğinde yaptığı değerlendirmelerden farklı değildir; bu nedenle her iktisadi eylemi, dolayısıyla yalıtılmış iktisat öznesinin üretimini de mübadele olarak nitelemekte belli bir anlamda haklıdır⁴. Ne var ki tek bir insanın zihni – en dâhi olanı bile olsa – sonsuz sayıdaki yüksek dereceden malların her birinin tek tek önemini kavramak için fazlasıyla zayıftır. Hiçbir birey, farklı üretim olanaklarının sonsuz bolluğuna, yardımcı bir hesap olmaksızın dolaysız apaçık değer yargıları koyabilecek denli hâkim olamaz. İş bölümüne dayalı olarak iktisadi faaliyet yürüten toplum iktisadının iktisadi malları üzerindeki tasarruf gücünün birçok bireye dağıtılması, üretim hesabının ve iktisadi faaliyetin olanaklı olmayacağı bir tür zihinsel iş bölümünü doğurur.
İkinci koşul, üretim mallarının değişiminde de aracılık rolünü oynayan, genel olarak kullanılan bir mübadele aracının, bir paranın kullanımda olmasıdır. Bu böyle olmasaydı, bütün mübadele oranlarını yeknesak bir paydaya indirgemek olanaksız olurdu.
İktisat ancak basit koşullar altında para hesabı olmaksızın yetinebilir. Aile reisinin bütün iktisadi mekanizmaya göz gezdirebildiği, kapalı ev iktisadının darlığı içinde, üretim yönteminde meydana gelen değişikliklerin önemini, bunun zihne sağladığı destek olmaksızın da az çok kesin biçimde tahmin etmek mümkündür. Üretim süreci burada görece az sermaye kullanımıyla gerçekleşir. Az sayıda kapitalist dolaylı üretim yoluna girer; üretilenler kural olarak tüketim mallarıdır ya da en azından tüketim mallarından pek de uzak olmayan yüksek dereceden mallardır. İş bölümü henüz en ilk başlangıçlarındadır; bir ve aynı işçi, bütün bir üretim yönteminin işini başından tüketime hazır malın tamamlanmasına dek üstesinden gelir. Bütün bunlar gelişmiş toplumsal üretimde başkadır. Çoktan aşılmış bir basit üretim çağının deneyimlerinde, iktisadi faaliyette para hesabı olmaksızın yetinme olanağı için bir kanıt aramak doğru değildir.
Çünkü kapalı ev iktisadının basit koşullarında, üretim sürecinin başlangıcından tamamlanmasına dek bütün yol gözden geçirilebilir ve şu ya da bu yöntemin daha çok tüketime hazır mal verip vermediği her an yargılanabilir. Bu, iktisadımızın kıyaslanmayacak denli karmaşık koşullarında artık mümkün değildir. Sosyalist toplum için de 1000 hl şarabın 800 hl'den daha iyi olduğu kolayca açık olacaktır ve sosyalist toplum, 1000 hl şarabı mı yoksa 500 hl yağı mı yeğlediğine de kolayca karar verebilir. Bunu saptamak için bir hesaba gerek yoktur; burada eyleyen iktisat öznelerinin iradesi karar verir. Ama bir kez bu karar verildiğinde, rasyonel iktisadi yönetimin asıl görevi ancak o zaman başlar: araçları iktisadi bir biçimde amaçların hizmetine koymak. Bu, ancak iktisadi hesap yardımıyla gerçekleşebilir. İnsan zihni, kendisine bu destek eksik olduğunda, ara ürünlerin ve üretim olanaklarının şaşırtıcı bolluğu içinde yolunu bulamaz. Bütün yöntem ve konum sorunları karşısında çaresiz kalırdı⁵.
Para hesabının sosyalist iktisatta ayni hesap ile değiştirilebileceğine inanmak bir yanılsamadır. Ayni hesap, mübadelesiz iktisatta her zaman ancak tüketime hazır malları kavrayabilir, bütün yüksek dereceden mallarda bütünüyle başarısız olur. Yüksek dereceden malların serbest para fiyatı oluşumundan vazgeçildiği anda, rasyonel üretim büsbütün olanaksız kılınmış olur. Bizi üretim araçları üzerindeki özel mülkiyetten ve para kullanımından uzaklaştıran her adım, bizi rasyonel iktisattan da uzaklaştırır.
Bunu gözden kaçırmak mümkündü, çünkü sosyalizmden çevremizde halihazırda gerçekleşmiş olarak gördüğümüz her şey, belli bir dereceye dek yine de hâlâ özgür olan, para mübadelesiyle işleyen iktisat içindeki yalnızca sosyalist vahalardır. Sosyalistlerin, işletmelerin devletleştirilmesinin ve belediyeleştirilmesinin henüz bir sosyalizm parçası oluşturmadığı yönündeki, geri kalanı dayanaksız ve yalnızca ajitatif nedenlerle savunulan iddiasına, yalnızca şu tek anlamda hak verilebilir: nitekim bu işletmeler, iş yürütmelerinde kendilerini kuşatan serbest mübadelenin iktisadi organizması tarafından öyle bir ölçüde desteklenirler ki, sosyalist iktisadın özsel ayırt edici niteliği onlarda hiç gün yüzüne çıkamamıştır. Devlet ve belediye işletmelerinde teknik iyileştirmeler hayata geçirilir, çünkü bunların etkisi yurt içi ve yurt dışındaki benzer özel işletmelerde gözlemlenebilir ve bu iyileştirmelerin gereçlerini üreten özel sanayi, bunların uygulamaya konulması için itki verir. Bu işletmelerde dönüşümlerin avantajları saptanabilir, çünkü onlar her yandan üretim araçları üzerindeki özel mülkiyete ve para mübadelesine dayanan bir toplumla kuşatılmıştır; öyle ki, salt sosyalist bir çevredeki sosyalist işletmelerin yapamayacağı biçimde, hesaplama ve defter tutma yapabilirler.
İktisadi hesap olmaksızın iktisat olmaz. Sosyalist toplumda, iktisadi hesabın yürütülmesi olanaksız olduğundan, bizim anladığımız anlamda hiçbir iktisat var olamaz. Küçük ölçekte ve ikincil tekil meselelerde bundan böyle de rasyonel davranılabilir. Ne var ki genel olarak artık rasyonel üretimden söz edilemezdi. Neyin rasyonel olduğunu tanımanın bir aracı olmazdı ve böylece üretim bilinçli olarak iktisadilik üzerine ayarlanamazdı. Bunun, insanların mallarla beslenmesine yönelik sonuçlarından büsbütün bağımsız olarak bile, ne anlama geldiği açıktır. Eylemin rasyonalitesi, asıl alanının bulunduğu sahadan kovulur. O zaman hâlâ eylemin rasyonalitesi, hatta düşüncede hâlâ rasyonalite ve mantık var olabilecek midir? Tarihsel olarak insan rasyonalizmi iktisattan doğmuştur. Buradan kovulduğunda hâlâ ayakta kalabilecek midir?
Bir süreliğine, binlerce yıllık özgür iktisat boyunca toplanan deneyimlerin anısı, iktisat sanatının tam çöküşünü durdurabilir nitelikte olabilir. Eski yöntem türleri korunacaktır; rasyonel oldukları için değil, gelenek aracılığıyla kutsanmış göründükleri için. Bu arada bunlar, yeni koşullara artık karşılık gelmedikleri için rasyonellikten çıkmış olacaklardır. İktisadi düşüncenin genel gerilemesi yoluyla, onları iktisadi olmaktan çıkaracak değişiklikler geçireceklerdir. Beslenme artık anarşik bir biçimde gerçekleşmeyecektir, bu doğrudur. İhtiyaç karşılamaya hizmet eden bütün eylemlerin üzerinde bir üst merciin buyruğu egemen olacaktır. Ne var ki anarşik üretim biçiminin iktisadının yerini, akıldan yoksun bir aygıtın anlamsız davranışı almış olacaktır. Çarklar dönecek, ama boşa dönecektir.
Sosyalist toplumun durumunu gözünüzde canlandırın. Orada içinde çalışılan yüzlerce ve binlerce atölye vardır. Bunların pek azı kullanıma hazır mallar üretir; çoğunluğunda üretim araçları ve yarı mamuller üretilir. Bütün bu işletmeler birbirleriyle bağlantı içindedir. Her iktisadi mal, tüketime hazır hale gelene dek bunların sırayla içinden geçer. Ne var ki bu sürecin dinmek bilmeyen mekanizması içinde iktisat yönetimi, yolunu bulmanın her olanağından yoksundur. İş parçasının kat etmesi gereken yolda gereksiz yere alıkonulup konulmadığını, tamamlanmasında emek ve malzeme israf edilip edilmediğini saptayamaz. Şu ya da bu üretim türünün daha avantajlı olduğunu öğrenmenin ne olanağı olurdu? Olsa olsa üretimin tüketime hazır nihai sonucunun niteliğini ve miktarını karşılaştırabilir, ama üretimde yapılan harcamayı karşılaştırma durumunda ancak en seyrek durumlarda olabilecektir. İktisadi yönetiminin hangi amaçlara yönelmesi gerektiğini tam olarak bilir ya da bildiğini sanır ve buna göre davranmalıdır, yani amaçlanan hedeflere en az harcamayla ulaşmalıdır. En ucuz yolu bulmak için hesaplamalıdır. Bu hesap doğal olarak ancak bir değer hesabı olabilir; teknik olamayacağı, malların ve hizmetlerin nesnel kullanım değeri (fayda değeri) üzerine kurulamayacağı kendiliğinden açıktır ve daha yakın bir gerekçelendirmeye gereksinim duymaz.
Üretim araçları üzerindeki özel mülkiyete dayanan iktisadi düzende değer hesabı, toplumun bütün bağımsız üyeleri tarafından yürütülür. Herkes onun oluşumuna iki türlü katılır: bir kez tüketici olarak, bir kez de üretici olarak. Tüketici olarak kullanıma ve tüketime hazır malların değer sıralamasını saptar; üretici olarak yüksek dereceden malları, en yüksek getiriyi sağlamayı vaat ettikleri kullanıma çeker. Böylece bütün yüksek dereceden mallar da, toplumsal üretim ilişkilerinin ve toplumsal ihtiyaçların anlık durumuna göre kendilerine düşen değer sıralamasını alırlar. Bu iki değerlendirme sürecinin birlikte işlemesi yoluyla, iktisadi ilkenin her yerde, hem tüketimde hem üretimde egemenliğe ulaşması sağlanır. Herkesin her an kendi ihtiyacını iktisadilik hesabıyla uyumlu kılmasına olanak tanıyan, o tam olarak kademelendirilmiş fiyat sistemi oluşur.
Bütün bunlar sosyalist toplumda zorunlu olarak eksiktir. İktisat yönetimi en acil olarak ne tür mallara gereksinim duyduğunu tam olarak biliyor olabilir. Ama bununla iktisadi hesap için gerekenin ancak bir kısmını bulmuştur. Öteki kısımdan, üretim araçlarının değerlendirilmesinden yoksun kalmak zorundadır. Üretim araçlarının tümüne düşen değeri saptayabilir; bu değer, doğal olarak, onun aracılığıyla karşılanan ihtiyaçların tümüne düşen değere eşittir. Tek bir üretim aracının değerinin ne kadar büyük olduğunu da, onun ortadan kalkmasıyla doğan ihtiyaç karşılama kaybının önemini hesaplayarak hesaplayabilir. Ne var ki, bütün fiyatların ortak bir para ifadesine indirgenebildiği özgür iktisadın yapabildiği gibi, onu yeknesak bir fiyat ifadesine indirgeyemez.
Parayı zorunlu olarak büsbütün ortadan kaldırmak zorunda olmasa da, üretim araçlarının (emek dahil) fiyatlarının para cinsinden ifadesini olanaksız kılan sosyalist iktisatta, para, iktisadi hesapta hiçbir rol oynayamaz1.
Yeni bir demiryolu hattının inşasını düşünelim. Bu hat hiç inşa edilmeli mi ve eğer edilecekse, düşünülebilecek birçok güzergâhtan hangisi inşa edilmelidir? Serbest mübadele ve para ekonomisinde hesap para cinsinden yapılabilir. Yeni hat belirli mal sevkiyatlarını ucuzlatacaktır ve artık bu ucuzlamanın, yeni hattın inşası ve işletilmesinin gerektirdiği harcamaları aşacak kadar büyük olup olmadığı hesaplanabilir. Bu yalnızca para cinsinden hesaplanabilir. Farklı türdeki ayni harcamaların ve ayni tasarrufların karşılaştırılması yoluyla burada bir sonuca varmak mümkün değildir. Farklı niteliklerdeki emeğin iş saatlerini, demiri, kömürü, her türden yapı malzemesini, makineleri ve demiryollarının inşası ve işletilmesinin gerektirdiği diğer şeyleri ortak bir ifadeye getirme olanağı yoksa, hesap yürütülemez. Ekonomik açıdan akılcı bir güzergâh belirleme yalnızca, söz konusu olan bütün malları paraya indirgemek mümkünse olanaklıdır. Kuşkusuz para hesabının kusurları ve ağır eksiklikleri vardır, ama onun yerine koyacak daha iyi bir şeyimiz de yoktur; yaşamın pratik amaçları için sağlam bir para düzeninin para hesabı yine de yeterlidir. Ondan vazgeçersek, her türlü ekonomik kalkülasyon düpedüz olanaksız hâle gelir.
Sosyalist topluluk elbette kendine bir çıkar yol bulacaktır. Bir buyrukla konuşacak ve planlanan inşaata lehte ya da aleyhte karar verecektir. Ne var ki bu karar en iyi olasılıkla belirsiz tahminlere dayanarak alınacaktır; hiçbir zaman kesin bir değer kalkülasyonunun temeline oturmayacaktır.
Durağan ekonomi ekonomik hesap olmaksızın da işini görebilir. Burada ekonomik açıdan zaten hep aynı şey yinelenir ve durağan sosyalist ekonominin ilk düzenlenişinin serbest ekonominin son sonuçlarına dayanarak gerçekleştiğini varsayarsak, o zaman gerektiğinde ekonomik açıdan akılcı biçimde yönetilen bir sosyalist üretimi tasavvur edebilirdik. Ancak bu yalnızca düşüncede olanaklıdır. Verilerin sürekli değişmesi nedeniyle yaşamda hiçbir zaman durağan ekonominin var olamayacağını – öyle ki ekonomik faaliyetin durağanlığı, her ne kadar düşüncemiz ve ekonomik olana ilişkin bilgimizin oluşması için zorunlu olsa da, yaşamda hiçbir durumun karşılık gelmediği yalnızca düşünsel bir varsayımdır – bir yana bıraksak bile, sosyalizme geçişin daha gelir farklarının dengelenmesi ve bunların yol açtığı tüketimdeki, dolayısıyla üretimdeki kaymalar yüzünden bütün verileri öyle değiştireceğini varsaymak zorundayız ki, serbest ekonominin son durumuna bağlanmak olanaksızdır. O zaman ise karşımızda, olanaklı ve düşünülebilir ekonomik bileşimler okyanusunda ekonomik hesabın pusulası olmaksızın dolaşıp duran bir sosyalist ekonomik düzen vardır.
Her ekonomik değişim, sosyalist toplulukta böylece, başarısı ne önceden tahmin edilebilen ne de sonradan geriye dönük olarak saptanabilen bir girişim hâline gelir. Burada her şey karanlıkta el yordamıyla yapılır. Sosyalizm, ekonomideki akılcılığın ortadan kaldırılmasıdır.
Her büyük işletmede tek tek üretim birimleri ya da işletme bölümleri hesaplamada belli bir dereceye kadar özerktir. Birbirlerine karşılıklı olarak malzeme ve emek hesabı yürütürler ve her tek grup için ayrı bir bilanço düzenlemek ve onların faaliyetinin ekonomik sonuçlarını hesapsal olarak kavramak her an olanaklıdır. Bu yolla, her tek bölümün hangi başarıyla çalıştığı saptanabilir ve buna göre mevcut grupların yeniden düzenlenmesi, daraltılması, kapatılması ya da genişletilmesi ve yenilerinin kurulması üzerine kararlar alınabilir. Bu tür hesaplamalarda kuşkusuz bazı hatalar kaçınılmazdır. Bunlar kısmen genel masrafların bölüştürülmesinde ortaya çıkan güçlüklerden kaynaklanır. Başka hatalar ise, bazı bakımlardan kesin olarak saptanamayan verilerle hesap yapma zorunluluğundan doğar; örneğin bir yöntemin kârlılığını saptarken kullanılan makinelerin amortismanı, belirli bir kullanım süresinin varsayımı altında hesaplandığında. Ne var ki bütün bu tür hatalar belirli dar sınırlar içinde tutulabilir, öyle ki hesabın genel sonucunu bozmazlar. Geriye kalan belirsizlik, ulusal ekonominin dinamik durumunda zorunlu olarak verili olan gelecekteki koşulların belirsizliğinin hesabına yazılır.
Şimdi, benzer biçimde sosyalist toplulukta da tek tek üretim gruplarının özerk hesaplamasıyla denemek yakın bir olasılık gibi görünür. Ne var ki bu büsbütün olanaksızdır. Çünkü bir ve aynı işletmenin tek tek kollarının o özerk hesaplaması yalnızca, piyasa mübadelesinde kullanılan her türden mal ve emek için, hesabın temeli olarak alınabilecek piyasa fiyatlarının oluşmasına dayanır. Serbest piyasa mübadelesinin bulunmadığı yerde fiyat oluşumu yoktur; fiyat oluşumu olmadan da ekonomik hesap yoktur.
Tek tek işletme grupları arasında mübadeleye izin vermek ve böylece mübadele oranlarının (fiyatların) oluşumuna ulaşmak ve sosyalist toplulukta da ekonomik hesap için bir temel yaratmak düşünülebilirdi. Üretim araçları üzerinde özel mülkiyet tanımayan tek bütün ekonomi çerçevesinde, tek tek çalışma grupları özerk tasarruf yetkisine sahip birimler olarak kurulur; bunlar üst ekonomi yönetiminin yönergelerine uymak zorunda olsalar da, birbirlerine maddi malları ve emek hizmetlerini yalnızca, genel bir mübadele aracıyla ödenecek bir bedel karşılığında devrederler. Bugün tam sosyalleştirme ve benzeri şeylerden söz edildiğinde, sosyalist üretim işletmesinin düzeni aşağı yukarı böyle tasavvur edilir. Ama burada da yine belirleyici noktanın çevresinden dolanmak mümkün değildir. Üretim mallarının mübadele oranları yalnızca üretim araçları üzerindeki özel mülkiyet zemininde oluşabilir. »Kömür topluluğu« »demir topluluğuna« kömür teslim ettiğinde, iki topluluk kendi işletmelerinin üretim araçlarının sahibi olmadıkça hiçbir fiyat oluşamaz. Bu ise sosyalleştirme değil, işçi kapitalizmi ve sendikalizm olurdu.
Emek değer kuramı zemininde duran sosyalist kuramcı için iş elbette epeyce basittir. »Toplum üretim araçlarına sahip olup onları doğrudan toplumsallaştırılmış biçimde üretime kullandığı anda, herkesin emeği, özgül yararlı niteliği ne denli farklı olursa olsun, baştan itibaren ve doğrudan toplumsal emek hâline gelir. Bir üründe içerilen toplumsal emek miktarının o zaman bir dolambaçlı yoldan saptanmasına gerek kalmaz; günlük deneyim, bundan ortalama ne kadar gerektiğini doğrudan gösterir. Toplum, bir buhar makinesinde, son hasadın bir hektolitre buğdayında, belirli kalitedeki yüz metrekare kumaşta kaç iş saati içerildiğini basitçe hesaplayabilir. ... Kuşkusuz o zaman da toplum, her kullanım nesnesinin üretimi için ne kadar emek gerektiğini bilmek zorunda olacaktır. Üretim planını, başta iş gücü olmak üzere üretim araçlarına göre düzenlemek durumunda olacaktır. Çeşitli kullanım nesnelerinin yarar etkileri, birbirleriyle ve üretimleri için gereken emek miktarlarıyla tartılarak, sonunda planı belirleyecektir. İnsanlar, çok ünlü ‚değer‘in araya girmesi olmaksızın her şeyi pek basitçe halledivermektedir«⁷.
Emek değer kuramına yöneltilen eleştirel itirazları burada bir kez daha ileri sürmek bizim görevimiz değildir. Bunlar bu bağlamda bizi yalnızca, emeğin sosyalist bir topluluğun değer hesabı için kullanılabilirliğinin değerlendirilmesi bakımından önem taşıdıkları ölçüde ilgilendirebilir.
Emek hesabı, ilk bakışta üretimin insanın dışında yer alan doğal koşullarını da göz önünde bulundurur gibidir. Toplumsal olarak gerekli ortalama emek zamanı kavramında, azalan verim yasası, doğal üretim koşullarının farklılığı nedeniyle etkili olduğu ölçüde zaten göz önünde bulundurulur. Bir malın talebi artar ve bu nedenle daha kötü doğal üretim koşullarının kullanılması gerekirse, o zaman bir birimin üretimi için ortalama olarak gereken toplumsal emek zamanı da artar. Daha elverişli doğal üretim koşulları bulmak başarılırsa, o zaman toplumsal olarak gereken emek niceliği düşer⁸. Ne var ki üretimin doğal koşullarının bu biçimde göz önünde bulundurulması, yalnızca tam olarak, kendini toplumsal olarak gerekli emek miktarındaki değişimlerde dışa vurduğu kadar ileri gider. Bunun ötesinde emek hesabı işlemez. Maddi üretim etmenlerinin tüketimini büsbütün dikkate almaz. P ve Q mallarının üretimi için gerekli toplumsal olarak zorunlu emek zamanının her biri için 10’ar saat olduğunu varsayalım. Hem bir birim P’nin hem de bir birim Q’nun üretimi için emeğin yanı sıra, bir birimi bir saatlik toplumsal olarak gerekli emekle üretilen a malzemesinin de kullanılması gerektiğini, ve P’nin üretimi için iki birim a ile ek olarak 9 iş saatinin, Q’nun üretimi için ise bir birim a ile ek olarak 9 iş saatinin gerektiğini düşünelim. Emek hesabında P ile Q eşdeğer olarak görünür, değer hesabında ise P, Q’dan daha yüksek değerlendirilmek zorunda kalırdı. Birincisi yanlıştır, hesabın özüne ve amacına yalnızca ikincisi uygundur. Değer hesabının P’yi Q’dan daha yüksek koyduğu bu fazlanın, bu maddi alt katmanın »insanın katkısı olmaksızın doğadan gelen biçimde mevcut« olduğu⁹ doğrudur. Ne var ki o, ancak bir iktisadi tasarruf konusu hâline gelecek kadar az bir miktarda mevcutsa, o zaman herhangi bir biçimde değer hesabına da girmek zorundadır.
Emek hesabının ikinci eksikliği, emeğin farklı niteliğini göz önünde bulundurmamasıdır. Marx için bütün insan emeği iktisadi bakımdan aynı türdendir, çünkü o her zaman »insan beyninin, kasının, sinirinin, elinin vb. üretken harcanması«dır. »Karmaşık emek yalnızca potansiyelleştirilmiş ya da daha doğrusu çarpılmış basit emek olarak geçerlidir, öyle ki daha küçük bir miktar karmaşık emek, daha büyük bir miktar basit emeğe eşittir. Bu indirgemenin sürekli gerçekleştiğini deneyim gösterir. Bir mal en karmaşık emeğin ürünü olabilir, değeri onu basit emeğin ürününe eşitler ve bu nedenle kendisi yalnızca belirli bir miktar basit emeği temsil eder«¹⁰. Böhm-Bawerk, bu kanıtlamayı »şaşırtıcı bir saflıkta kuramsal bir hokkabazlık« diye nitelediğinde haksız değildir¹¹. Marx’ın savının değerlendirilmesi için, bütün insan emeğinin – hem bedensel hem de sözde zihinsel emeğin – tek bir fizyolojik ölçüsünü bulmanın mümkün olup olmadığı pekâlâ bir yana bırakılabilir. Çünkü kesin olan şudur ki, insanlar arasında bizzat yetenek ve beceri farklılıkları vardır ve bunlar, emek ürünlerinin ve emek hizmetlerinin farklı nitelikte olmasına yol açar. Emek hesabının ekonomik hesap olarak kullanılıp kullanılamayacağı sorusunun çözümünde belirleyici olması gereken şey, farklı türdeki emeği, iktisadi tasarrufta bulunan öznelerin ürünleri değerlendirmesi ara halkası olmaksızın tek bir ortak paydaya getirmenin mümkün olup olmadığıdır. Marx’ın bunun için getirmeye çalıştığı kanıt başarısız olmuştur. Deneyim, malların basit ya da karmaşık emeğin ürünleri olup olmadıklarına bakılmaksızın mübadele oranlarına sokulduklarını elbette gösterir. Ne var ki bu, ancak emeğin mübadele değerinin kaynağı olduğu saptanmış olsaydı, belirli miktarlardaki basit emeğin doğrudan belirli miktarlardaki karmaşık emeğe eşitlendiğinin bir kanıtı olurdu. Bu ise saptanmış olmadığı gibi, tam da Marx’ın o açıklamalarla daha kanıtlamak istediği şeydir.
Mübadelede ücret oranında basit ile karmaşık emek arasında bir ikame ilişkisinin oluşmuş olması – ki Marx o yerde buna değinmemektedir – bu aynı türdenliğin kanıtı da olamaz. Bu eşitleme, piyasa mübadelesinin bir sonucudur, onun ön koşulu değildir. Emek hesabı, karmaşık emeğin basit emekle ikamesi için keyfî bir oran saptamak zorunda kalırdı ki, bu da onun ekonomi yönetimi için kullanılabilirliğini dışlar.
Uzun süre, emek değer teorisinin sosyalizm için, üretim araçlarının toplumsallaştırılması talebini etik açıdan temellendirmek üzere zorunlu olduğu sanıldı. Bugün bunun bir yanılgı olduğunu biliyoruz. Sosyalist taraftarlarının çoğunluğu onu bu biçimde kullanmış olsa ve hatta ilkesel olarak başka bir bakış açısı benimsemiş olmasına rağmen Marx bile bu hatadan kendini tümüyle kurtaramamış olsa da, şu açıktır ki, bir yandan sosyalist üretim tarzının yürürlüğe konmasına yönelik siyasi talep ne emek değer teorisinin desteğine muhtaçtır ne de bu öğretiden bir destek alabilir; öte yandan iktisadi değerin özü ve kökeni hakkında başka bir görüşü savunanlar da kanaat itibarıyla sosyalist olabilirler. Ne var ki, emek değer teorisi, alışılmış olandan başka bir anlamda, sosyalist üretim tarzını savunanlar için içsel bir zorunluluktur. Büyük ölçekte sosyalist üretim ancak, mübadelesiz ve parasız iktisatta dahi iktisadi hesabı mümkün kılacak, nesnel olarak kavranabilir bir değer büyüklüğü mevcut olsaydı rasyonel biçimde uygulanabilir görünebilirdi. Böyle bir büyüklük olarak ise düşünülebilir biçimde yalnızca emek söz konusu olabilirdi.